Pazar, Mayıs 03, 2009
İlerlemişim, yürümüşüm, koşmuşum.
Gardımı indirmişim, korkmuşum.
Mayın tarlasında yürümüş durmuşum, aşk sanıp.
Savaş filmlerinde olur ya, işte öyle kopmuşum dünyadan.
Herkes arkamdan bağırmış, ben duymamışım.
Mayın tarlasında dolaşıp durmuşum, aşk sanıp.
Aşk filmlerinde olur ya, işte öyle gerzekleşmişim sonunda.
Elimden tuttuğunda öyle bir güvenmişim ki, hiçbir şey olmaz sanmışım.
Yanımdasın sanmışım.
Mayın tarlasında donup kalmışım, aşk sanıp.
Yanlış adım atmışım.
Takılmışım, düşmüşüm, patlamışım.
Bedenim sağlam bulunmuş, yüreğim paramparça.
Toparlanmışım, kalmışım.
Salı, Nisan 28, 2009
Algı Kapılarının Önünde Dikilirken
Esaret diyor biri. Karşılığında Foucault çarpıyor karşı sandalyeden. Ortada bir kule, içinde bıyıklı bir memur. Kulenin etrafında odalar. Odalarda deliler. Dışarıdan ışık vuruyor, iç çemberde gölgeler hareket ediyor. Beynimin içinde bıyıklı bir adam var. Bedenim ise delirmiş. İzlendiğinden habersiz, fazla da hareket etmiyor zaten.
“Kolunu kaldır” diyor aklım. Kaldırıyorum. Ancak eyleme geçtiğimi görmem ve bu mesajın beynime gitmesi zaman alıyor. Bu senkron kayması hoşuma gidiyor. Gülüyorum. Belki de 15 saniye önce güldüm, şimdi farkına varıyorum. Hiç önemi yok.
Levent Yüksel’in Zalim klibi elden ele dolaşıyor. O kadar maço ki, geniz yakıyor. Oysa ki hem cool hem kıskanç olsa, muhteşem bir karışım olacak. Birisi bunu O’na da söylemeli, kendini kasmasın.
Sarışın sesi duyuyorum. Playliste pasif müdahalem var, Madonna hastası olduğumu odadaki herkes biliyor. Sandalye dansını ararken, şarkılar değişiyor. Ama bizim arabada hala Sorry çalıyor. Derken kırmızı yanıyor. Yanımızda duran arabadan gelen ses her şeyi bastırıyor. The Doors olmalı. Onların kolonları çok daha güçlü.
Pencereden soğuk geliyor. Sırtımda bir serinlik var ama orman sıcak. Yürüyorum. Eve hiç uğramıyorum, fazla geziyorum. Kavga. Bağırırken telefonumu yere atıyorum. Arkamı dönüp uzaklaşıyorum. Benden haber alamayıp çıldırsınlar bakalım. Çocukça bir kıymet bildirme taktiği. Biraz dolaşıyorum. Sıkılıyorum. Geri dönüp telefonumu yerden alıyorum.
Ayağım pamuk yığınına çarpıyor. Huzursuz bacak sendromumun son kurbanına bakıyorum. Minik patilerinin üzerinde doğruluyor, yataktan atlayıp odadan çıkıyor.
Oda kayboluyor. Anfide buluyorum kendimi. İkisinin de yanı boş. Ben O’nun yanına oturuyorum. Bunun kararını vermek çok kolay, diğerinden hiç hoşlanmıyorum zaten. Uygulaması zor ama, ben inatçıyım O serin. Donukluğuna rağmen ben ağlamaya başlayınca ne olduğunu soruyor. Hemen çözülmüyorum tabi ki. Israr ediyor. Kavgayı anlatmaya başlıyorum. Gözümden akan tuzlar yanaklarımı kaşındırıyor. Elimi tutuyor. Her şey düzeliyor. Kimseye gitmedim, O’na geldim, O’na anlatıyorum. “Aferin” diyor bana. Takdirini kazanmış biriyim ben artık, huzur doluyorum, gülümsüyorum.
Kafamı kaldırıyorum. Oyuncak ayı burada, yanıma yatmış. Kocaman parlak gözleri var, yumuşacık bir tüy yumağı. Attığım tekmenin üzerinden aylar geçmiş gibi hissediyorum, ama sadece birkaç saat önce olduğuna eminim. Kendimi affettirmek için değil, bir şeye sarılmak istediğim için Gümüş Ayı’yı ensesinden yakalayıp göğsümün üzerine koyuyorum. İki kolumu çevresinden dolaştırıp sıkıyorum.
Kapıda Mutlay beliriyor. “Hadi” diyor, “atta gidiyoruz.” Deneme Yanılma Merkezi’ne giriyoruz. Duvarlar balık tuğlalarla örülmüş. Harcı da havyar sanırım. Burnumu duvara sürtüyorum, koku yok. Kokusuz labirentlerde ilerliyoruz. Nereye gittiğimizi bilmiyoruz, bilsek de konuşurken yolu kesin kaybederdik zaten. Tam, “Gereksiz bilgi zihinde gereksiz yer kaplayan gereksizliktir.” derken, bir kapının önünde duruyoruz. İçeri gireceğiz. Evet mutlaka girmeliyiz. Kapıda, “Lütfen dokunmayınız. Sadece itiniz.” yazıyor. Kafam karışıyor. Ayağımla itsem dokunmuş sayılır mıyım? Yazıyı Mutlay’a gösterecekken, harfler birbirine karışıyor. İç içe geçiyor, uzuyor, genişliyor, tekrar ortada toplanıyor. Okunabilecek hiçbir kelime yok artık kapının üzerinde. Harflere dokunuyorum. Ellerimle. Parmaklarıma bakıyorum. Uzun ve komik görünüyorlar.
Kapıda Mutlay beliriyor. Tercih zamanı: Menemen mi, börek mi? Karar vereceğim ama yüzümde bir kaşıntı var. Nefes verince burnumdan beyaz tüyler çıkıyor. Göğsümün üzerinde tüylü bir şey yatıyor. Kollarımı gevşetiyorum. Minik patilerinin üzerinde doğruluyor, yataktan atlayıp odadan çıkıyor. Kedi lan bu!
Sonraki Bölüm: Algının Kapılarından Geçerken
(The Doors of Perception is a 1954 book by Aldous Huxley detailing his experiences when taking mescaline.)
Salı, Mart 17, 2009
Yalnızız Yalnızsınız Yalnızlar
Neden beni en yüksek emellerimden en çirkin arzularıma kadar, iki benliğimin müşterek bütünü ve tam realitesi içinde kabul etmiyorsun, Samim?
Niçin beni hep ikiye bölüyorsun? Ve kendi kendimle mücadeleye mecbur ediyorsun?
Ne olur işte, böyle, sana buhranlarımın bütün çıplaklığı içinde görünsem, dökülsem, hiç bir korku duymasam senin fikirlerinden. Senin o affetmez kanunlarından. O hiç mevcut olmadığı halde, aramızda bu memleketten ve bu dünyadan daha fazla mevcut Simeranya'dan.
Meral
Peyami Safa
Kafka, The Silence Of The Sirens
Pazar, Ocak 04, 2009
But you say that DREAMS have no power here?
TEll me, Lucifer Morningstar...
Ask yourselves, all of you...
What power would HELL have, if those here imprisoned were not able to DREAM of HEAVEN?
A Hope In Hell
+ I am a hunter, horse-mounted, wolf-stabbing.
- I am a horsefly, horse-stinging, hunter-throwing.
+ I am a spider, fly-comsuming, eight legged.
- I am a snake, spider-devouring, poison toothed.
+ I am an ox, snake crushing, heavy footed.
- I am an antrax, butcher bacterium, warm-life destroying.
+ I am a world, space floating, life nurturing.
- I am a nova, all-exploding, planet cremating.
+ I am the universe, all things encompassing, all life embracing.
- I am anti-life, the beast of judgment. I am the dark at the end of everything. The end of universes, gods, worlds, of everything.
Sss. And what will you be then, Dreamlord?
+ I am hope.
- Oh. Then I am... Sss. I... I don't know.
The Sandman
Cuma, Aralık 26, 2008
since the existence of Gala
my life
all of my fantasies
all of my spectacles
except for her pain
-which is my pain-
nothing at all
except for her death
-which represents my own-
nothing at all
can touch my life
...
Cuma, Aralık 19, 2008
Cumartesi, Kasım 15, 2008
Aslında bunu demeye çalışmıştım, beceremedim...
Babil'deki dilini bulur insan, herkesin anladığı, herkesi anlatan ilk dilini. Ve hayret içinde yine, ilk halin gibi.
Çocukluğunun o ilk yarayı henüz almadığın zamanki gibi bir kahkaha...
Kimin daha çok acı çektiğine gelince... Eli kalem tutan hangisiyse odur en çok acı çeken.
Çünkü tarihi kazananların yazması gibi aşkın acısı da mektupları yazanda kalır..."
03/09/2005 18:19:22
** EK NÜSHA **
ANLAT İSTANBUL 29.03.2005
Salon 11. SALON 2. Seans 14:19
Koltuk C-1 C-2
From Your Cat
THE IRISH CENTRE
Irish Centre, İstiklal Caddesi
Balo Sokak No:26
GELİBOLU 22.03.2005
“Kavga etmek, küsmek, incinmek, kırılmak, yalnızlığın bazen tek çare olduğunu hissetmek ama ardından benimle sinemaya gelmek, ısmarladığım dondurmanın büyülü çikolatasında tüm dertleri silmek.”
Tarih: 04.01.2005 SALON 4
Seans: 15:45 Sıra: 6
Koltuk: 5-6
X X X
Ispanak ile doldurulmuş tavuk göğsü,
Bademli pilav ve sote sebze eşliğinde
X X X
Beyaz çikolata mus, üzerinde çilek
Meyve sosu eşliğinde
X X X
Kahve ve çay
. RED
LOVE AT FIRST Size: Small
İSTANBUL MEGAPLEX
TEL: (212) 380 15 15
KORKAK ROBERT FORDUN J
KARLI DON. GIDA SAN. VE
TİC. LTD. STI.
İSTİKLAL CAD NO:186-2
BEYOGLU İSTANBUL
BEYOGLU V.D. 5240468451
TEL: 244 17 81
10-06-2006 14.12
“Beyfendi size Ludvika’dan yavru uçan fil getirtti efendim.”
HEZARFEN HAVAALANI
03-04 EYLÜL 2005
NATALIE COLE
12 TEMMUZ 2007
PERSEMBE 21:30
09 Haziran 2007
Cumartesi
HEZARFEN HAVAALANI
01-02 EYLÜL 2007
Se?il G?zel
. TAM
PARKORMAN TADINDA
. FESTİVAL
MUSIC FESTIVAL FOR THE MASSES
15 TEMMUZ 2007 PAZAR
PARKORMAN
film ekimi NOKIA
Nseries
PERSEPOLİS – GALA
Yer: EMEK SİNEMASI
İSTANBUL MODERN
İNDİRİMLİ
Unique
Travel
Experience
VIP
luxury
KENAN
DOĞULU
PARKORMAN
TARİH: 14 Subat 2007
GÜN: Carsamba
And then,
What happened?
Shit happened.
Çarşamba, Kasım 12, 2008
At Gözlüğü
Aynı iç kıyıcı hikâyeye sahip iki insan alın. Biri ketum olsun, kimseye bir şey anlatmasın, yazmasın, çizmesin, bestelemesin. Diğeri bunlardan herhangi birini yapabiliyor olsun. Ama mümkünse iyi yapabiliyor olsun. Dinleyenin, okuyanın, bakanın içi acısın, hatta gözleri yaşarsın. Sonra sorun bakalım bu ikisinden hangisi daha mutsuz? Hangisine yazık? Hangisi mağdur? Tabii ki diğeri.
Aslında bu sadece mutsuzluk için değil bütün duygular için geçerli. “Kim daha çok” yarışı yapılabilecek tüm duygular için. Öyle ya, Dali deli olmasaydı, tarihe kazıdıklarına yetecek yeteneği olmasaydı, “Vay be amma aşıkmış Gala’ya” demeyecektik. Ben demeyecektim. Demezdim.
Aslında bu mutluluk dışındaki bütün duygular için geçerli. Sadece mutluluğun kayıt altına alınmaya ihtiyacı yok çünkü. Belgeye gerek yok, insanın gözlerine bakmak yeterlidir ne kadar mutlu olduğunu anlayabilmek için.
“Birazcık dinlensin, büyüsün yeşersin…”
Kalbimi çıkarıp gömebilsem o bahçeye, sonrası kolay olurdu. Hiç çamur olmazdı o Toprak, üzerinde yetişen çiçeklerin Yaprakları hiç solmazdı. Sesleri gelirdi Denizin uzaktan, Derin derin.
Hatırlamak canını yakıyor insanın. Anılarıyla barışık hiç kimse yoktur herhalde.
Evin eski halini özlüyorum. Camları çatlak şimdi, toz kaplı, içerisi gözükmüyor. Kapı gıcırdıyor, onun da canı acıyor besbelli. İçeri giriyorum.
Rutubet kokusu hâkim içeriye, hapşırıyorum. Yırttığımız kitaplar yerlerde, yaktığımız resimler de. Basacak yer yok, sendeliyorum. Yıktığımız raflardan birine tutunuyorum, kenarına oturuyorum. Etrafa bakıyorum. Her şeyi tek tek elime alıp inceliyorum. Canımdan can kopmuş sanki, hissizim. Hepsi benim de birer parçamdı. Kırıklar ellerime batıyor, yere düşürüyorum. Hatırlıyorum. Ağlıyorum. Kalkıyorum. Kapıya gidecek kadar gücüm var. Kurumuş şeylerin kokusu hâkim dışarıya, hapşırıyorum. Artık gitmeliyim. Daha fazla kalamam, hastalanacağım. Burada yalnız kalamam. Ölürüm. Bahçeye çıkıyorum.
Verandada sallanan bir koltuk, gıcırdıyor rüzgârda. Besbelli onun da canı acıyor. Bahçe kapısına gelince, arkama dönüp bir kez daha bakıyorum koyu sarı tabloya. Eskiden buralar masmaviydi. Hatırlıyorum. Ağlıyorum. Biliyorum, şu an tekrar boyayacak gücümüz yok. Tamir edecek, temizleyecek gücümüz yok. Yaralarımız kendi kendine iyileşse bari. Ellerimden kan damlıyor yere. Çıkıyorum, bahçe kapısını kapatmıyorum. Bir melek bana bakıyor. Gözünden bir damla yaş düşüyor ellerime. Birkaç adım atıyorum, yere yığılıyorum.
Salı, Ekim 21, 2008
Nerede sormadan, dinlemeden anlamaya çalışmadan onun hakkında atıp tutan birileri var, işte orada kızgın bir SeCHiL var.
Ben Seçil’in sıkılmış yumruklarıyım.
Nerede herkesi kendi gibi etiketlemeye çalışan boş insanlar var, işte orada sinirli bir SeCHiL var.
Ben Seçil’in titreyen elleriyim.
Nerede dolduruşa gelip saldırıya geçen saftoroşlar var, işte orada asabi bir SeCHiL var.
Ben Seçil’in sıkılmış dişleriyim.
Nerede üzerine vazife değilken hesap sormaya kalkan birileri var, işte orada çılgına dönerek bağıran bir SeCHiL var.
Ben Seçil’in kaynama noktasıyım.
Nerede hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalışan beceriksizler var, işte orada sinsice izleyen bir SeCHiL var.
Ben Seçil’in kabarmış burun kanatlarıyım.
Nerede saatli bir bomba gibi bekleyen huysuzlar var, işte orada gergin bir SeCHiL var.
Ben Seçil’in soğuk teriyim.
Nerede huzursuzluk yaşatmayı görev edinmiş fitneciler var, işte orada rahatsız bir SeCHiL var.
Ben Seçil’in gerilmiş kaslarıyım.
Nerede hakkında ileri geri konuşanlara karşı onu korumayan değer verilmiş kişiler var, işte orada hayal kırıklığına uğramış bir SeCHiL var.
Ben Seçil’in kırık kalbiyim.
Nerede ona yanlış ve haksız davranışlarda bulunan birileri var, işte orada intikam ateşiyle ısınarak gününü bekleyen bir SeCHiL var.
Ben Seçil’in sabit diskiyim.
Bunları biliyorum, çünkü SeCHiL biliyor.
Bir insanı anlamak zordur.
Başkasının tercihlerine saygı duymak daha zordur.
En yakının bile olsa, biriyle her konuda aynı şeyleri düşünmek imkansızdır.
Onay vermediğin halde “Yanındayım” diyebilmek, yanlış bir yolda gittiğini düşünsen bile onun yanında olmak ise en zorudur.
Ama olması gerekendir.
Yapılması gerekendir.
Çünkü arkadaşlar bunun içindir, aileler bunun içindir.
Çünkü bilinmelidir ki siz ona elini uzattığı şeyin çok sıcak olduğunu, dokunursa elinin yanacağını söylerseniz, o bunu sadece bir süreliğine düşünür.
Belki sıcak olduğuna kanaat getirip vazgeçer,
belki sıcak mı soğuk mu karar veremez ve ya vazgeçer ya da dokunarak emin olmak ister,
belki de yanacağını bile bile dokunmak ister.
Onu dokunmaktan men edemezsiniz.
Yapabileceğiniz en iyi şey elini uzatırken yanında olmak, eğer yanarsa üflemektir.
Eğer bunu yapabilecek anlayışa sahip değilseniz, onun yanında yeriniz yok, uzakta durun biraz.
Kalabalık yaratmayın.
Dağılın!
Kalemimden dökülenler SeCHiL’in sözleri. Halbuki melek gibi bir kızdım ben.
21.10.08
03.54
Pazar, Ekim 19, 2008
and they’re naive to believe that they’re gonna spend the rest of their lives together.
- Then what happened?
- Life happened.
Things happened.
Yeah time happened.
It’s pretty much always the case more or less.
- Maybe one of them ran off with someone else.
- Maybe the feelings just went away.
Düşler kurduk, düşler bozduk.
İnanmadık mı?
İnandık.
Sonuna kadar hem de.
Küçüktük, toyduk, saftık, aşıktık.
Her sahnesine tutkuyla inandık.
Sözler verdik, sözler aldık.
Doğru söylemedik mi?
Söyledik.
O anı kurtarmak için değil, gerçekten öyle olduğuna inandığımız için söyledik.
Küçüktük, toyduk, saftık, aşıktık.
Her kelimesine tutkuyla inandık.
And then,
What happened?
Life happened.
Things happened.
Time happened.
Neden diye sordun, sordun, ağladın cevap bekledin.
Bulabildin mi?
Hayır.
Sorma sakın.
Nedeni yok çünkü.
Belirirken nedeni var mıydı ki, kaybolurken olsun?
Bir şeyler oldu işte.
Hayat oldu.
Zaman oldu.
Artık inanabilir misin?
Hayır.
Düşler kuramazsın bundan sonra.
Sözler veremezsin.
Sonsuza kadar süreceğini düşünecek kadar saf değilsin artık.
‘Hiçbirşey durağan değil. Mona Lisa bile bozuluyor.’
Büyüdün, deneyim kazandın.
Artık melek değilsin.
Aşık olabilir misin?
I am Jack’s complete lack of surprise.
19.10.2008
05.10
Talihsiz Flash’ın Masum İntikamı
Of çok karanlık. Sıkıldım artık buradan. Sanırım beni unuttular. Sürekli aynı şeyleri tekrarlamaktan bıktım, ezberledim artık. Evet yattalar, evet dans ediyorlar, evet okuldalar. Büyüyün artık!
Şu uzun saçlı siyah elbiseli kız işte, uçuşan etekleri var, Brunette adını taktım ona. Beni Turuncu Saçlı’ya verdiği gün gözden çıkarmıştı zaten. Üç ay uzaklardaydım ne arayan oldu ne soran. Bana ihtiyacı kalmadı tabi ki, okul bir başlasın da sorarım ben ona.
Geri geldim, pek de hoş karşılamadım sanırım. Günlerdir bu iğrenç yerdeyim. Daracık ya uf çok karanlık. Sıkıldım.
A bir yere gidiyoruz galiba. Of film izlesek keşke. Birkaç kare keserim, ya da yok yok, yer değiştiririm. Öyle daha eğlenceli, sahnelerin yerini değiştireyim, aptala dönsün. Ha ha sonra bu Brunette gider çok bilmiş arkadaşlarına onlardan da çok bilmiş bir tavırla atıp tutar: Anlam bütünlüğü yoktu, sahneler çok saçmaydı, sıralama yoktu, zırt bırt. Deli olacak! Çok bilmiş arkadaşları öyle olmadığını söyleyince de öne yanlış filmi mi izledim diye şüphelenecek, sonra hayal gördüğünü düşünüp şizofren olduğu kanısına varacak. Ha ha intikam çok tatlı!
Şaka be. Yapar mıyım öyle bir şey yapamam. Bilerek ve isteyerek yapamam en azından. TBS yeminim var bir kere bozamam, bozarsam sonum gelmiş demektir. Hem asıl önemlisi Brunette’i seviyorum, bana bu güne kadar hep iyi temiz davrandı.
Güvendiği bir arkadaşına emanet etti beni, gözden çıkarmak sayılmaz ki. Hem Turuncu Saçlı’yı da sevdim. İyi bir kız, üç ay boyun… Ay! Nooluyo be! Deprem mi oluyor. Bu ne?!
Aaaa a a a a a a!!! Gulp! Başım dönüyor! Aman tanrım hala dönüyoruz.
Aa a aa aaaa a a! Bu ne ya, bu ne ya! Islanıyorum, köpük bunlar! Ya yine nerede unuttun beni! Islanıyorum. Bızıt!
Heh harika okuldakiler gitti. Nasıl şey bu, yarısı nerede unuttum. Acaba kaç kişiydiler, en sağda kim oturuyordu ki? Aman banane ya Brunette düşünsün. Gerçi o düşünmüştür, bu resimler beş yerde daha kayıtlıdır kesin.
Heh yattakiler de gitti. Bu kızın yanında kim vardı şimdi. Bu ne ya, ne bu şimdi!!! Sanırım kusucam! Birinin sağı birinin solu kaldı, acaba bu ikisini birleştirsem mi? Bu kızın yanında Brunette mi duruyordu ki?
Oh be durdu sonunda. Köpükler de gitti. Galiba kustum. Ay! A a a a a aaa a a! Nooluyo? Tufan, yıldırım, deprem, hortum, bu bir felaket. Felakete maruz kaldım! Dönüyoruz! Hızlanıyor, noolur dur artık. Okuldakiler nerede? Okulda çekilenler vardı, of unuttum hepsini diğer yanları da gitti. İyi oldu bir daha beni buraya getirmez.
Oh be! Bitti sanırım. Ah! Merhaba Brunette! Ben de senden bahsediyordum! Beni özledin mi, kusura bakma biraz kafam karıştı. Ama hepsi senin yüzünden oldu, beni unutmasaydın ben de bana anlattıklarını unutmazdım. Neyse ya geçti artık.
Ooo yeni bilgisayar almışsın. Süper, işler baya hızlı yürüyecek. Asus’u da severdim ama ne bileyim o biraaaz, eee, yavaştı.
Film izleyelim mi? Haydi seç bir film izleteyim, sana bir sürprizim var, çok eğleneceğiz.
Çocuğumu özledim...
yeni bir ayakkabı alırsın. 34. kutuyu da koyarsın odana diğer 33 ünün yanına.
iyi gelmez.
evcil hayvan alırsın. ama grip olursun, yanına yaklaşamazsın.
iyi gelmez.
saçlarını değiştirirsin. artık değiştirilecek birşey kalmamıştır gerçi, herşeyi denedikten sonra.
iyi gelmez.
sadece o iyi gelir. gelir ve sana sarılır. anlar birşeylerin ters olduğunu. yanağına bir öpücük kondurur.
ama ya o da uzaktaysa artık?
aklında iki resim vardır.
sen ağlarken pijamalarıyla kucağına oturur.
- yeçisim yooldu sana?
uykusundan alıkonmuştur, sütünü içmiş dişlerini fırçalamıştır. annesi yatırıp üzerini örtmüştür. ama kalkar yatağından, gelir sana. çünkü anlar birşeylerin ters olduğunu.
yanağına bir öpücük kondurur.
iyi gelir.
annenin kocaman yatağında sağa sola dönerken gelir ya da.
- o zaman ben burada oynayayım sen uyu istersen yeçisim
karanlığı sevmez, karanlıktan korkar. ama o karanlık odada yanına yatar. yastığına koyar kafasını, çünkü anlar birşeylerin ters olduğunu.
yanağına bir öpücük kondurur.
iyi gelir.
çünkü o bağımsıztır. saftır. elastiktir. uyum sağlar.
seni sorgulamaz.
akıl vermez.
sadece sever.
o anda ihtiyacın olan tam da budur. sadece odur.
sağa da dönsen sola da dönsen yanında olduğunu bilirsin.
seni anlamayacaktır belki ama bu önemli değildir.
o anda seni hiç kimse anlayamayacaktır zaten.
ihtiyacın olan tek şey yanağına kondurulacak bir öpücüktür, birinin her zaman yanında olduğunu hissetmektir.
o zaman ıslak gözlerinle gülersin.
o da güler.
aranızdaki fark budur işte.
o takla atarken kafasının üzerinde durur.
canı acımaz.
aynı hareketi sen yap.
boynunu kırarsın.
egecim yerdesin?
Perşembe, Eylül 25, 2008
FUCK YOU!
let an earthquake crumble it,
let the fires rage,
let it burn to fucking ash,
and then let the waters rise
and submerge this whole rat-infested place.
No.
No. Fuck you,
Montgomery Brogan.
You had it all,
and you threw it away,
you dumb fuck!
Cuma, Nisan 25, 2008
Yemek yapamazsın dedi bana.
Yaparım oysa ki. Çok güzel yemek yaparım.
O yemekten sayılmaz dedi bana.
Sayılır ki. Karnını doyuruyor, tadı da güzel. Sayılır.
Sen dokunma ben yaparım dedi bana.
Neden ki. Ben de yardım edebilirim.
Otur şuraya cicim, dolaşma ayağımın altında dedi bana.
Dolaşırım ki. Fırının ısısını değiştirebilirim.
Yandı galiba dedi bana.
Bunu yemem ki. Kararmış kokuyor.
Bir makarna yap da yiyelim dedi bana.
Yapmam ki. Hele sosla falan hiç uğraşamam şimdi.
Bir telefon aç da bir şeyler ısmarla dedim ona.
Hiç beklemediğim bir anda burnum karıncalanmaya başlamıştı. Ben de televizyonu açtım, vakit geçirdim.
Çarşamba, Eylül 19, 2007
Sinsice çıktı merdivenleri. Bir eliyle trabzanı tutarken, diğer eliyle eteklerini toplamıştı. Topuklu ayakkabılara alışık değildi, uzun elbiselere de. Koridora ulaştığında kapıları saymaya başladı. Sağdaki beşinci kapıya vardığında arkasını kontrol etti. Yalnızlığından emin olunca araladığı kapıdan kendini içeri attı.
Adam pencerenin önünde durmuş, bahçedeki kalabalığı izliyordu. Yaşı ilerledikçe yalnızlığa daha çok sığınır olmuştu. Artık davetlerde uzun süre kalamıyor, tanıdıklarıyla yaptığı kısa sohbetlerden sonra ya misafir olduğu evin tenha bir odasına kaçıyor, ya da kendi evine dönüyordu. Müziğin sesi uzaktan daha hoştu, insanların görüntüleri de. Küçük bir oyun bile bulmuştu kendine, daha doğrusu çok eskiden oynadığı bir oyunu hafızasının kıvrımlarından çıkarmış, adını da “Kılıf uydurma” koymuştu. Oturduğu kanepe oyunu için oldukça uygundu. Birinci katın geniş pencerelerinin önündeydi, konumu sayesinde karakter paleti oldukça zengindi. Tüm bahçe gözlerinin önündeydi, izlediği gözlerden uzak bir biçimde gölgelere gizlenmişti. Kapının açılmasıyla irkildi. Arkasına döndü, fıstık yeşili elbisesiyle kızı gördü. Kısa bir mutluluk anı geçti yüzünden. Neyse ki fark edilmeyecek kadar kısa sürdü. En azından öyle olduğunu umuyordu.
- Aaa siz burada mıydınız?
Adam cevap vermedi. Kız da daha cümlesi bitmeden, cevap alamayacağı kadar saçma bir soru olduğunu fark etmişti zaten. Düştüğü uygunsuz durumu pişkin pişkin açıklamaya çalıştı:
- Ben de birkaç kitap ödünç çalmaya gelmiştim. Beyfendinin kütüphanesinin çok büyük olduğunu duydum aşağıda. Belki bana göre birşeyler de vardır.
- Buraya ev sahibiyle birlikte gelmen ödünç almak için daha uygun olmaz mıydı?
- Ödünç almak için demedim ki ödünç “çalmak” dedim.
- O da ne demek?
- Yani sinsice buraya girip gizlice birkaç beğendiğim kitabı alacağım.
- Çalacaksın yani.
- Çalmak denemez aslında, okuduktan sonra geri getireceğim.
-Geri getireceksin? Bir daha bu odaya nasıl sızabilmeyi düşünüyorsun?
- Gizlice girmeyeceğim ki, buraya ge…
- Beyfendinin karşısına dikilip, ondan izinsiz kütüphanesine girdiğini, hatta günlerdir aradığı kitabın aslında sende olduğunu mu söyleyeceksin? Buna kalkışabilecek misin gerçekten? Belki de geri getirmekten vazgeçip odanda saklamaya devam edersin.
Kız, adama doğru yönlendirdiği adımlarını durdurdu. Okyanus maviliğini adamın gözlerinden çekti, bakışları adamın içinden geçip başka bir noktada sabitlendi. İki elini arkasında bağlayıp tek ayağıyla hafifçe yere vurmaya başladı. Kendisini savunurken hep böyle yapardı.
- Tatlı dilimle bu durumdan sıyrılmayı düşünüyordum aslında. Kitabı çok merak ettiğimi ancak kendisinden istemeye fırsat bulamadığımı söylerim. Uzun bir konuşmayla kafasını karıştırdıktan sonra…
Kelimeler ilerledikçe sesi de alçalıyordu, öyleki sonunda bir fısıltı halini almıştı.
- …beni böyle şahane bir yazarla tanıştırdığı için sonsuz teşekkürlerimi ilettiğimde, onu bana kızamayacak kadar pohpohlamış olacağım. Aslında o an birşeyler uydurmak daha mantıklı, öyle daha inandırıcı oluyor.
Adam elinde olmadan gülümsedi. İnce boynundan süzülen kıyafetiyle kuğuyu andıran bu genç bayan kimi zaman hala küçük bir çocuk gibi davranıyordu. Nasıl da heyecanlar yaratıyordu kendine, çok daha basit ama renkli oyunları vardı kızın. Ama bu kadar pervasız olması da iyi miydi acaba?
- Böyle zamanlarda Çocuk, bu taktiklerini benim üzerimde uygulayıp uygulamadığını düşünmeden edemiyorum.
- Ah cicim aşk olsun! Zararsız oyunlarıma kanacağınızı düşünmek bile aptallık olur. Hem… sizi etkileyemeyeceğimin farkındayım.
- O zaman bu akşamki planını gerçekleştiremeyeceğinin de farkındasındır herhalde.
- Sizi gördüğüm anda planımın suya düştüğünü anlamıştım zaten. Sahi siz ne yapıyorsunuz burada?
- Dinleniyordum. Aşağısı çok kalabalık, fazla gürültülü. Biraz kafamı dinliyorum.
Kız durgunlaştı, anladığını belli edercesine kafasını salladı.
- İsterseniz eve dönebiliriz.
- Hayır Çocuk, henüz değil. Sen eğlenmene bak.
Gözleri dışarının manzarasına iliştiğinde, kızın sakinliğinden eser kalmadı. Çabucak pencerenin önüne geldi.
- Aaa bahçe buradan ne kadar harika görünüyor! Havuzun ışıklarına bakın, onlar da dans ediyor. Burada bulunmanızın asıl sebebini anladım, kılıf uydurma oynuyordunuz değil mi?
Adam suçu ortaya çıkmış bir çocuk gibi yere bakarak gülümsedi.
- Bana katılmak istemez miydin?
- Memnuniyetle.
Kanepeye oturdular. Adam bacak bacak üstüne attı, sağ kolunu kanepenin arkalığına dayayarak rahat etmeye çalıştı. Kızdan gelen çiçek kokuları başını döndürüyordu. Kız ise traş losyonuyla karışan rakı kokusuna aşinaydı, burnuna ne zaman çalınsa kendini mutlu ve güvende hissediyordu. Ellerini kucağında kavuşturup uslu uslu oturdu.
Birbirlerine bakamıyorlardı. Bir süre sessiz sedasız pencereden dışarıyı seyrettiler. Kız bu sessizliğe daha fazla dayanamadı.
- Işıl Hanım’ı görüyor musunuz? Ellerine dikkat edin, kesin yeni aldığı ayakkabıları anlatıyor.
Adamın, “Bence yemek takımı da olabilir.” demesine kalmadan Işıl Hanım’ın etrafındaki kadınlar başlarını aşağı eğip ayakkabılarına baktılar.
- Ben kazandım!
- Ne diyebilirim ki, bu işte benden daha iyisin.
- Şuna sizden daha yalnız ve daha az meşgulüm desek daha doğru olur bence. Aslında ben bu oyunu sıklıkla sokaktan geçen insanlarla oynuyorum. Misafir odasının baktığı cadde var ya, arka taraftaki, orası daha hareketli oluyor ancak bu kadar uzun seyirlere olanak tanımıyor. Daha çok hayal kuruyorum, burada ise tahminlerde bulunmak mümkün. Mesela şu siyahlı hanımla eşi kesin buraya gelmeden önce tartışmışlar. Hanım kocasına karşı çok mesafeli, nasıl da tavırlı duruyor baksanıza.
- Evet muhtemelen.
Kız düşüncelerini kendine saklamaya karar verdi. Karşılık bulamadığı zaman, kendi kendine konuşmaktansa içine kapanmak daha iyiydi. Oyundan da vazgeçti, hevesi kaçmıştı. Orkestra yeni bir şarkıya başlarken, açık pencereden kütüphaneye dolan müzik sesine odaklandı. Gülümsedi, mırıldanmaya başladı.
- Bu şarkıyı biliyor musun?
- Papatya gibisin değil mi? Tabi ki biliyorum, bunu kim bilmez.
- Bu şarkı için biraz gençsin de.
Bunu yapmasından nefret ediyordu. Her seferinde yaşının küçük olduğunu ona hatırlatmasından nefret ediyordu. O olgun durmaya çalıştıkça adam, aralarındaki ilişkinin sınırını tekrar çiziyordu.
- Bir şarkıyı sevmem için yeni olmasına gerek yok.
Adam kafasını çevirmeden kıza baktı. Parmaklarını bacağına vuruyordu, sinirlenmişti yine. Kızmayı hiç beceremiyordu, suratını şişirip komik bir hale sokuyordu. Bu kadar kayıtsızlık yeterliydi.
- Dans edelim mi?
- Efendim?
- Dans etmek istemez miydin?
- Şaka yapıyor olmalısınız. Siz dans etme…
Adam ayağa kalkıp elini kıza uzattı. Kız bu daveti geri çevirmedi. Biraz şaşkınlıkla biraz da eteklerinin ayağına dolanmasından korkarak adama yaklaştı. Artık losyon, çiçek kokularına karışıyordu.
Kütüphanenin ortasında salınmaya başladılar. Adam, derin mavilikte yüzüyordu sanki, gözlerini birbirlerinden hiç ayırmadılar. Melodi hızlanmaya başladı. Onların adımları da. Adam nazikçe kızı biraz daha kendine doğru çekti. Kızın kalbi çarpmaya başladı. Şarkı daha da hızlandı. Onlar da. Kız adamın omzuna daha sıkı sarıldı. Adamın kalbi yıllardır ilk defa atmaya başladı. Hızlandılar. Kütüphanenin içinde daireler çiziyorlardı. Kitap rafları görünmüyordu artık, sadece ikisi vardı. Adam, kadın, müzik ve loş ışıklar. Kızın nefesini yüzünde hissetti. Çilek kokuyordu.
Melodi yavaşladı. Onlar da. Yavaşladılar, yavaşladılar ve durdular. Adam yavaşça kızdan geri çekildi. Birbirlerine baktılar.
Kız uzandı, adamın sağ yanağına bir öpücük kondurdu. Yavaş ve uzun. İlerledi, kapıyı açmadan önce durdu, adama doğru döndü.
- Teşekkür ederim.
dedi. Bir cevap beklemeden koridora çıktı.
Adam penceredeki yansımasına döndü. Bu yorgun yüz onundu evet, ama bu ifade hiç tanıdık değildi. Mutluluktan başka birşeydi bu. “Yarı yarıya” diye düşündü “kırka yirmi”. Tam yarı yarıya. Odanın içine bir daha baktı, kendisinden başka kimsenin olmadığını kontrol etmek için. Elini sağ yanağına götürdü, kızın dudak izine dokundu belki sıcaklığını daha uzun süre hissedebilir diye.
Kız bir süre kordidorda durup kalp atışlarının düzene girmesini bekledi. Gözlerini kapayıp her anı hafızasına kazıdı. Derin bir nefes alıp üstüne başına çeki düzen verdi. Kütüphaneden ödünç çaldığı kitabı eteklerinden çıkarıp ismine baktı: Akşam Güneşi Reşat Nuri Güntekin. Merdivenlerden usulca aşağı inip bahçeye çıktı.
*Reşat Nuri Güntekin’in Akşam Güneşi’nden mutlaka esinlenilmiştir.
Cuma, Aralık 08, 2006
- Kara bulutlarla sarılı dostlarımın önü,
Zihnimde şimşekler unutamıyorum dünü,
Tersledi beni avare bir serseriymişim gibi,
Bilmez ki nasıl kırdı kalbimi.
Ne gerek vardı öyle sözlere,
Usanmaz sandım dilimden,
İncittim gururunu fark etmeden.
Bak yok şimdi, penceremin önü boş
Geçmior bu gece düşüncelerimle oldum sarhoş.
- Ne yıldızlarım benimle ne de prensesleri,
Bu gece olmalı Son Akkılıç Şovalyesi’nin en kara cehennemi,
Oysa görebilseydim onu yıldızlarımın altında,
Saçlarını okşasaydım fark ettirmeden estireceğim rüzgarımla,
Dinerdi bir nebze belki yüreğimin harareti.
- Vanto! Git getir onu bana,
Bak gözlerinle büyüle,
Miyavla tak peşine,
Takip etsin seni buraya kadar,
Göreyim onu bu gece yoksa gözümden yaş akar.
- Neyin nesi bu minik kedicik de böyle,
Sesiyle tırmalıyor adeta ormanın şu dinginliğinde.
Gel bakalım buraya göster bana gözlerini,
Anlayayım içlerindeki gizli sihiri.
Kim çağırıyor beni bu puslu gecede yanına,
Vakit yok şimdi yıldızlarımın önünü üfleyerek açmaya,
Öğrenemem kim olduğunu gidip kendim görmeden,
Belki de bir yardım çağrısıdır darda kalmış ellerden.
- Bu da nesi kuleye getiriyor bu şirin mırnav beni,
Yoksa darda kalan gönlümün prensesi mi?
Hemen penceresine varayım:
Prensesim!
- Merhaba değerli Şovalye,
Neye borçluyum ziyaretinizi bu gece?
- Şükürler olsun iyisiniz!
Ben de bu sebeple rahatsız ettim sizi izinsiz,
Madem bu küçüğün gözlerindeki sihirin sahibesisiniz,
Belki siz bana niye burada olmamın istendiğini söylersiniz!
Sanki sesim biraz sert çıktı bağışlayın,
Lütfen beni yanlış anlamayın,
Sözlerim ürkütmesin sakın sizi,
İsteyerek incitmem asla tek bir zerrenizi,
Sandığınız üzere kahin değilim,
Lakin vardır benim de bazı özel yetilerim.
Buyrun lütfen konuşun benimle Prensesim.
- Şaşırtıyor beni her cümleniz,
Kibar ve centilmen bir beysiniz,
Besbelli etkisi benimkinden daha kuvvetli etrafınızı saran sihrin,
Aksi takdirde farkına varamazdınız Vanto’nun gözlerindeki gizin.
Meraklandım göremeyince sizi penceremin önünde,
Alıştırdınız artık beni bekliyorum her gün geceye döndüğünde.
- Teşekkür ederim güzel sözleriniz ruhumu okşadı,
Yıldızlarımdan yoksun bu karanlık gecede içimde kıvılcımlar çaktı.
Kadim büyücülerinki kadar değildir ama güçlüdür sihrim,
Yeryüzünde söylenegelen tüm büyü dillerini bilirim.
Geçen geceki uyarınız üzerinedir kayboluşum,
Çünkü gerçekten de sizi rahatsız etmektir en zon arzum.
- Rahatsız etmiyorsunuz beni emin olunuz,
Yokluğunuzda rahatsızlandım durgunluğumu mazur görünüz.
- Ama niçin böyle rahatsızlandınız,
Pencereniz mi buna sebep açık bıraktığınız,
Yapmamı istediğiniz ne varsa lütfen çekinmeyiniz,
Elimden gelirse eğer mutlu eder beni hizmetiniz.
- Gözlerimin önündeki resimler buğulu,
Kulaklarımın içindeki sesler uğultulu,
Tabipler istirahat buyurdu,
Yarenliğiniz bana ilaç olurdu.
- Dileğiniz budur madem,
Uykusuz geçsin bu gecem,
Siz gözlerinizi sabaha açana kadar,
Kalbim aralıksız yanınızda çarpar.
sechil&jany
Salı, Aralık 05, 2006
- Gecemin güneşleri şehrime hoşgeldiniz,
Penceresi karanlık sanırım bu sefer bizbizeyiz.
Ah bugün onu bahçede görmeliydiniz dadısıyla gezinirken,
Rengarenk çiçekler fışkırdı bastığı yerlerden,
Doğaya hayat verdi sanki parlak ışığıyla,
Güneş bile çatlamıştır taa derinlerden.
Aydınlandı pencere,
O da ne yoksa odasına mı teşrif etti gönlümün biricik prensesi.
- Merak etmeyin dadıcığım üşütmez ki bu hava,
Gece ne kadar güzel baksanıza,
Pencere açık kalsın bir süre,
Söz kapatacağım uyumadan önce.
- Kiminle konuşuyor ki böyle acaba,
Dadısı mı refakat etti dönerken odasına,
Ya da bir bey mi yoksa…
Ben buradan göremiyorum Kuzeyalevi,
Sen görüp anlatsan bana olur mu?
Işığınla odasını görüp yatıştırmazsan beni,
Bu deli yürek yerinde durur mu?
- Bak Samir, bekliyor yine penceremin altında,
Merak ediyorum nedendir bunca çaba,
Kötü bir niyeti olabilir mi,
Acaba bana zarar verir mi?
- Kıskançlığın zamanı mıydı yıldız güzeli?
İş başa düştü yine belli,
Gizli bir merdiven mi yapsam acaba penceresinin altına,
Her gece çıkar seyrederim onu gözlerini yumunca.
Oh şükürler olsun dadısıymış sadece,
İçim eridi yine Prensesimin tatlı yüzünü görünce.
Yoksa beni mi gözlüyor o da gizlice,
Varsam yanına şimdi bir solukta,
Bu ilik donduran kara soğukta,
Bahşeder mi bana sıcak sesinden bir iki hece.
- Yapmam gereken penceremi kapamak,
Bu arsıza pabuç bırakmamak,
O kim oluyor da seyrediyor penceremi,
Günlerdir saklıyor benden kimliğini.
Baksana ağzını açmaya niyeti yok,
Olmaz, böyle avareliklere karnım tok.
- Şans dile bana Aydınlıkmeleği,
Onunla konuşmadan geçiremeyeceğim bu geceyi.
Merhaba Küçükhanım, niyetimi yanlış anlayın istemedim,
Zira saftır beslediğim duygularım,
Sizi rahatsız ediyorsam söyleyin lütfen gideyim.
- Merhaba Beyefendi, özgür bir gençsiniz,
İstediğiniz an istediğiniz yerde durabilirsiniz,
Rahatsızlık verseniz de size git demem ben,
Yapacağım tek şey insanları ayağa kaldırmak olur aniden.
(Şansım nerede Aydınlıkmeleği?)
- Çok özür dilerim ben sizden,
Hemen iniyorum pencerenizden,
Size rahatsızlık veriyorum, belli ki hoşlanmadınız benden.
Her gece aşağıda bir yerde bekleyeceğim,
İzniniz olmadan asla yakına gelmeyeceğim,
Herhangi bir emriniz olursa bu şovalye hizmetkarınız,
Tüm küstahlıklarımı lütfen bağışlayınız.
Doğanın kutsal ışığı üzerinize olsun yıldızlarımın Prensesi,
Uykunuzu boyasın dostum uyku perisi.
jany&sechil
Cuma, Aralık 01, 2006
- O da nesi?! Bir şey mi alev aldı acaba, neydi o parlayan?
Ama gülümsedi galiba yalnızca, yıldızların parlamasına bakılırsa.
Ah yıldızlar dalga geçiyor olmalı benimle!
Varsın geçsinler, tırmanacağım yine de pencerene.
Rahat etmez içim yüzünü, sıcak odanı alevsiz görmeden.
Geliyorum prenses, sakın kapama pencereni ben yetmeden.
Eğlenebilirsiniz yıldızlar ateşin ışıltısı değilmiş prensesimin yüzündeki.
Kikirdemenizden belliydi ama rahat etmedi yüreğim.
Ne?
Hayır. Kontrol etmek içindi tabi ki.
Şey. Belki de.
Olabilir belki sadece yüzünü görmek için de.
Ne? Uf eğlenin siz konuşmuyorum sizinle.
- Durun beyfendi gitmeyin hemen,
Buraya kadar gelebildiğinize göre cesursunuz,
Sohbetinizi esirgemeyin benden.
(Hii gördü beni galiba, sohbet ederiz belki dedi,
duvarla konuşmuyor ya.
Ne diyeceğim ben şimdi.
Hepsi senin yüzünden,
Şımarık Gecedelen,
Sessizce gülemez miydin bu deli aşığa,
Ne lüzum vardı onu uyaran kahkalara.)
-Özür dilerim korkuttuysam sizi, buraya tırmanmamın yegane sebebi,
aklımla yenemediğim yangın endişesi.
Ama derseniz ki “Duman mı gördünüz?”,
Yoktur ben de bu sorunun yanıtı,
Gördüğüm yalnızca gökboyayan bir parıltı.
(Şişşt tamam kızma sevgili yıldız,
Sönme hemen,
Affet beni evet, Gökboyayan sensin,
Ama sen de bilirsin,
Nazik olunmalıdır bir prensese,
Eğer kendisi ikindiyelinden bile narinse)
- Korkutmadınız beni bu gece,
Daha önce de rastlamıştım size.
Ancak yoktur pencereme sizden başka ulaşan,
Rica etsem söyler misiniz nedir sizi buraya çıkaran?
(Hey gerçekten de benimle konuşuyor,
Gözlerini gördün mü Yürekışıyan,
Uf aklım karışıyor)
-Alev sandım yüzünüzün ışıltısını,
Siz pencere tarafına dönünce,
Dindiremedim kalbimin ağrısını,
Sizi aşağıdan göremeyince.
- Güzel kelimeler dökülüyor dilinizden,
Kalbe giden yolu öğreniyor olmalısınız rehberinizden.
Ancak unutmayınız ki sözleriniz anlamlı olmaz yüreğinizden gelmedikçe,
Ruhum kimseye kanmaz ben istemedikçe.
(Niye böyle dedi ki yoksa inanmadı mı bana,
Küstahlık ettim galiba,
Haklı bana kızmaya)
- Yüreğimden gelmeyen hiçbir söz dökülmez dilimden,
Kızdırmazdım sizi buraya çıkıp
Yalnız yüreğimden geçeni takip etmesem.
Geceyi aydınlatanlardır benim rehberim,
Onlarla konuşur onları dinlerim,
Öğrenebilsem kalbinize giden yolu,
Bir an durmam üzerine çiçekler serperim.
Affedin bu küstahlığımı,
Uykunuzu kaçıran laf salatamı,
Uyku perisi dostumdur izninizle çekileyim,
Yerime güzel rüyalar göndereyim.
jany & sechil
Salı, Kasım 21, 2006
Çarşamba, Kasım 01, 2006
Hiç tekin değildi o apartmanın asansörü. Küçücüktü bir kere, iki kişi zor duruyordu içinde. Lambası da bozuktu. Bazı katlarda söner, canı isteyince yanardı.
Merdiven en iyisiydi. Hem zaten ev 2. kattaydı. Egzersiz olurdu, bacaklarım açılırdı fena mı?
Bu apartman hep soğuktu. Biraz loş, biraz pis, biraz da isli. Yukarıda kapının açıldığını duydum. Yirmi dokuz, otuz... Bugün 102 basamak etti, fena değil.
Kapının önünde dizilmiş ayakkabıların üzerinden atladım. Kendiminkileri onların yanında bırakmadım, çalınma tehlikesine karşı içeri aldım. Montumu çıkarırken teyzem geldi, ben acıkmıştım.
Tost sıkıştırma aleti ocağın üstündeymiş. Ekmek de varmış. Ne güzel. İçine koyacak birşeyler bulmak lazımdı şimdi.
Buzdolabını açtım. Uzun süre içine baktım. Çok kalabalıktı. Poşetler, kaplar, tencereler. "Ucu sonsuza kadar gidiyor galiba, içine girsem beni de yutar mı?" diye düşündüm. Buzdolabı bu düşünceme bir kalıp peynirle karşılık verdi.
-Teyzeeeee bu peyniri açayım mı, bunun kesilmişi yok mu?
......
-Teyzeeeee!
İçeride kopan gürültü kulaklarıma çarptı. Zararsız bir soru sormuştum, bu hayret nidalarına ne gerek vardı ki?
-Nooluyo yahu?
Buzdolabının kapısını çarptım, mutfak kapısına doğru yöneldim. Buzdolabı inat etti, kapı savruldu, duvara çarptı, geri geldi, bir daha çarptı, enerjisini tüketti, durdu. Kapamak için geri döndüğümde, içeriden yayılan korku ve hayret dalgasının sebebini duymaya başladım. Gündüz kuşağında saat başı haberleri sunan adam konuşuyordu. Bu saatte ne işi vardı ki televizyonda, akşam olmuştu. Adam pek takılmamıştı bu detaya, devam etti:
"Avşa'da yağan kar ile durum kesinleşti. Şu an zaman durdu, yarın güneş doğmayacak. Sabah ezanıyla birlikte kıyamet kopacak."
Uyandım. İçime yayılan korku hareketlerimi engelledi. Kolumu oynattım sonunda, başucuma uzandım.
-Bak aydınlandı hava gördün mü? Uyu istersen artık.
Zaman durmuştu ama güneş de doğmuştu.
Salı, Ekim 31, 2006
Sinirleri alınmıştı sanki.
Ses,ışık,koku,dokunuş,tat.
Yoktu hiçbiri.
burnu karıncalanmaya başladı.
Bir koku.
Sıcaktı, sarıydı, yumuşaktı.
Kız heyecanlandı.
Kafasını kaldırdı.
İki yumruk.
"Seç" dedi kıza.
Kız sağ ele uzandı.
Koku keskinleşti.
Yorgundu, yürümeye hali yoktu ama ilerledi.
Her adımda yaklaştığını hissediyordu, uzaklaştığını bile bile.
Gece oldu, sabah döndü.
Uykuya ihtiyacı kalmamıştı artık.
Kokuyu takip ediyordu büyülenmişçesine.
Sarıldı.
Sendeledi.
Koku eksilmişti.
Kız bekledi.
Hayır, duyamıyordu.
Üzerindeki parfümden kurtulmalıydı, yoksa kokuyu kaybedecekti.
Yıkandı..
Su alıp götürdü herşeyi.
Yenilendi.
İşe yaramıştı.
Kokuyu tekrar duymaya başladı.
İşe yaradığını sanmıştı.
Takip etti.
Yaklaştı.
Ulaştı.
Sarıldı.
Koku sardı etrafını.
Tül gibi, buğu gibi.
Hafif, yumuşak.
Kız gıdıklanıyordu.
Salındı kokunun içinde.
Dans ettiler.
Aldandı.
Güneşin kokusuna büründü.
kalbi karıncalanmaya başladı.
Elini göğsüne götürdü, kırıkların kestiği yerlerden gözyaşları aktı.
Düştü.
Çok yorgundu.
Kalkmaya çalışmadı bile, dayanmaya mecali yoktu artık.
Tekrar hareket edecek olursa, emekleyecekti artık.
Burnundan alevler çıktı.
Yandı.
Bu kez çok yırtıcıydı yalnızlık.
kulağı karıncalanmaya başladı.
Bir şarkı.
with the windows all closed,
I'll be doing my best,
I'll see you soon...
Pazartesi, Ağustos 28, 2006

Baltimore Şehri, 3 Ekim, 1849
Sayın Beyefendi,
Ryan’ın dördüncü seçim bölgesinde Edgar A. Poe adıyla tanınan, ve büyük ıstırap içinde olduğu görünen bir bey var & sizi şahsen tanıdığını söylüyor, derhal yardıma ihtiyacı var.
Saygılarımla,
Jos. W. Walker
Dr. J.E. Snodgrass’a
Light Street’te yürürken, toplanmış bir kalabalık Joseph Walker’ın dikkatini çekti. Topluluğun merkezine baktığında bir bankın üzerinde yatan şairi hemen tanıdı. Dr. Snodgrass’ın gelişini beklemek üzere onu yakınlardaki bir pansiyona götürdü. Dr. Snodgrass Baltimore’a Poe’nun amcası Henry Herring ile beraber geldi. Poe’nun sarhoş olduğuna ve derhal Washington Üniversitesi Hastahanesi’ne götürülmesi gerektiğine karar verdiler. Fayton çağırıldı, sabah onda hastahaneye götürülen Poe özel bir odaya yatırıldı.
Solgun renkli ve lekeli, üzerinden dökülen bir pantolon, ve adi alpaka yününden, çuval gibi, dikişleri sökük siyah bir kaban giymişti. Yeleği ve boyunbağı yoktu; gömleğinin göğüs kısmı buruşuk ve lekeliydi. Ayaklarında adi ve kaba bir hammaddeden yapılmış botlar vardı, uzun süredir boyanmadığı belli oluyordu. Oysa son görüldüğünde şık siyah bir yün takım içindeydi.
Washington Üniversitesi Hastahanesi doktoru J.J. Moran hastahaneye geldiğinde Poe’nun o anki durumu ya da eski alışkanlıkları hakkında bilgi sahibi değildi. Yaptığı ilk muayenede Poe’nun titrediğine, sayıkladığına ya da nefesinde alkol kokusuna rastlamadı. Benzi sararmıştı, mide bulantısı vardı ve bitkinliği nedeniyle sürekli uyumak istiyordu. Vücudu ılık su ve süngerle silindi, karnına ve ayaklarına hardal yakısı ve başına soğuk kompres uygulandı. Evindeki kadar rahat etmesi için herkes elinden geleni yaptı; odasının kapısına tecrübeli bir hemşire yerleştirildi. Dr. Moran, hemşireden hastayı yakından takip etmesini, rahatsızlık verebilecek en ufak gürültüyü önlemesini ve hastanın ayıldığına ya da bilincinin açıldığına dair bir işarette kendisine derhal haber vermesini istedi.
Yarım saat sonra Poe göğsündeki örtüyü atıp gözlerini açarak “Neredeyim?” dedi. Hemşire hemen doktora haber verdi. Moran odaya gelerek Poe’nun bu hale nasıl geldiğini öğrenmek için ona sorular yöneltmeye başladı:
“… yatağın kenarına bir sandalye çektim, bir elimle elini tuttum, diğeriyle de kuzgun siyahı buklelerini geriye atarak alnını düzelttim ve kendini nasıl hissettiğini sordum. ‘Bedbaht’ diye cevap verdi.
- Acı hissediyor musunuz? Midenizde ya da karnınızda ağrı var mı?
- Evet.
- Susadınız mı?
- Hayır.
- Başınız ağrıyor mu? Burası acıyor mu? ,elimi başına koydum.
- Evet.
- Başınızı ağır ya da algısız hissediyor musunuz?
- Ağır, zihnim bulutlu.
- Ne kadar zamandır rahatsızsınız?
- Bir şey söyleyemem.
- En son nerede duruyordunuz?
- Pratt Sokağı’nda bir otelde, deponun karşısında.
- Orada yanınıza almak isteyeceğiniz çanta, valiz ya da herhangi başka bir eşyanız var mı?
- Evet, içinde müsvedde kağıtlarımın ve el yazmalarımın olduğu bir çanta.
- Eğer isterseniz alması için birini yollayabilirim.
Bana teşekkür etti ve ‘Bir an önce yapın.’ dedi.
- Çok naziksiniz. Neredeyim doktor?
- Arkadaşlarınızın bakımı altındasınız.
- Tabancayla beynimi uçuracak adam en iyi arkadaşım olurdu.
- Sakin olun Bay Poe, ıstırabınızı azaltmak ve sizi rahat ettirmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız.
- Ah, ne kadar sefilim! Beyefendi, rezilliğimi ve yıkımımı, neler uğruna acı çekip neleri kaybettiğimi, başkalarına getirdiğim elem ve ıstırabı gördüğümde; Tanrı ve insanlar tarafından yüzüstü bırakılıp toplumdan dışlanmalı ve bu yatağın içinden aşağılara ,cehennemin dibine batmalıyım diye düşünüyorum. Ah Tanrım, ne kadar dar bir boğazın içindeyim! Ölümsüz ruhu kurtarmak için bir bedel yok mu?
- Bay Poe deneyin ve kendinize çeki düzen verin, ve şundan bir yudum alın; bu sizi yatıştırıp rahat ettirecek.
Bardağı almak için elini uzattı, içti ve gözlerini kapatıp uzandı, uykuya daldı. Her nefesini her tavrını yakından izlerek yanında oturdum, durumunu açıklığa kavuşturmaya ve teşhisimi koymaya çalıştım.”*
Poe’yu bulanlar, geçirdiği baygınlığın aşırı alkol kullanımından kaynaklandığını düşünüyorlardı. Ancak Dr. Moran gözlemlerinde bu şüpheleri doğrulayacak hiçbir semptoma rastlamadı. Titremiyordu, sabırsız ya da kıpır kıpır değildi ve doktorun tüm sorularına sakin ve makul yanıtlar verdi. Yüzü çok soluktu, refleksleri ise keskin ve çabuktu. Kapalı gözleri ve bazı yüz kasları seğiriyordu.
Dr. Moran hem emin olmak için hem de ‘Sizi ısıran köpeğin tüyleri ilacınız olur.’ görüşüne inanarak alkol konusuna açıklık getirmeye karar verdi. Yaklaşık bir saat sonra Poe gözlerini açtı.
“…… ‘Biraz toddy alır mısınız?’
İri gözlerini kocaman açtı, onları kırpmadan üzerime dikti. Gözlerindeki elem o kadar derindi ki bakışlarımı ondan çekip yatağının arkasındaki duvara odakladım.
- Beyefendi, onun tesiriyle keşfedilememiş ruhların cennet bahçelerine yolculuk edecek bile olsam tadına bakmazdım. Kim onun bütün korkunçluklarını sayabilir ki?
- Uyumanız ve dinlenmeniz için size sakinleştirici vermek zorundayım.
- İkiz şeytan ve dünyanın çıldırmış ve lanetlenmiş ölümlülerinin hayalleri, cehennem azabı!
- Bay Poe sessiz olmanız ve heyecanlanmamanız çok önemli; durumunuz kritik ve heyecan ölümünüzü hızlandırır.
- Doktor, hastayım. Hiç umut yok mu?
- Şartlar aleyhinizde.
- Ne kadar, ah, ne kadar sevgili Virginia mı görmeden önce? Benim sevgili Lenore’um! Aşkımı görmek istiyorum, biricik aşkımı!
- Görmek istediğiniz herkesi getirebilirim. Aileniz var mı?
- Hayır, karım öldü, benim sevgili Virginia’m; üvey annem yaşıyor. Ah, kalbim onun için kan ağlıyor! Ölümün kara meleği işini yaptı. Fırtınada pusulam olmadan etrafa çarpıyorum. Kabaran, yükselen, süpüren, fışkırmış dalgayı lügat tarif edemez, ölümümün işaretlerini getiriyor doktor, anneme, Maria Clemn’e yazın. Ona Eddie’sinin burada olduğunu söyleyin. Hayır, çok geç! Çok geç! Siyah çuhayı kaldırıp kalbi kurutan ve ruhu dağlayan sırrı size açmalıyım. Ben on gün içinde evlenecektim.
(Burada sızlanmayı kesti.)
- Bayan için şoförü göndereyim mi? diye sordum, şehirde yaşadığını farz ederek.
- Çok geç! Çok geç!
- Yo hayır; arabamı hemen yollarım.
- Hayır, yazın, ikisine de yazın. Onları hastalığımdan ve ölümümden aynı anda haberdar edin.
- Bana adreslerini verir misiniz? ”*
Bu konuşmadan sonra Poe’nun yüzüne renk geldi, şakaklarındaki damarlar belirginleşti, gözleri kanlandı ve yukarı kaymaya başladı. Derhal şok tedavisi uygulanmaya başlandı, doktor başına soğuk, vücudunun geri kalan kısmına sıcak kompres uygulanmasını istedi ve Poe’ya yatıştırıcı verildi. İleriki on beş dakika boyunca durumunda hiçbir değişiklik gözlenmedi, nabzının düzenli olarak hızlanması dışında. Dr. Moran Poe’nun odasında bir hemşire hazır bulundurdu; bir diğeri ise rahatsız edilmesini önlemek ve herhangi bir değişikliği doktora bildirmek için kapıda bekliyordu.
Kuzeni Neilson Poe’ya ve Reynolds ailesine haber verildi. Poe’nun söylediği kadarıyla yakında yaşayan tanıdıkları bu kadardı. N. Poe Ve Reynolds ailesinin bayan üyeleri kısa süre sonra hastahaneye geldi.
Edgar A. Poe bilinçsiz durumda bir saatten fazla kaldı. Tekrar kontrol edildiğinde nabzı çok zayıf ve düzensizdi. Uyarıcı bir ilaç ve ateş düşürücü bir karışım verildi. Bir yudum aldıktan sonra canlandı, gözlerini dikip bakmaya başladı. Gözbebekleri büyüdü ve bir noktaya konsantre olabildi. Dr. Moran yatağının kenarına oturdu, Poe’nun elini tuttu ve parmaklarını şairin bileğine yerleştirdi. Bu belirtiler doktoru, onun doğaya teslim olduğuna ikna etti. Poe’ya amonyakla beraber dana eti suyu verildi.
Dr. Moran’ın arkadaşı Profesör John C. S. Monkur hastahaneye geldiği gibi Poe’ nun odasına çıktı ve gözlerini kontrol ettikten sonra “Doktor, o ölüyor.” dedi. Bay Moran cevap verdi, “Evet, korkarım her şey bitti.”
Profesör vakayı dikkatlice inceledi, bütün gerçekleri ve belirtileri hastahanenin kayıt defterine geçirdikten sonra Dr. Moran’ın da katıldığı, durumla ilgili son görüşünü belirtti. Poe’nun ölüm sebebi aşırı sinirsel heyecan ve bunu takip eden, sinir sisteminin güç kaybedip iflas etmesiydi, açıkçası hastalığı için en uygun teşhis beyin iltihabıydı.
Poe’nun ölüm sebebiyle ilgili çıkan tek haber Baltimore Clipper’daydı, vefatını örtülü bir şekilde “beyin kanaması” olarak açıklıyorlardı. Dr. Moran 15 Kasım 1849’da Maria Clemn’e “Bay Poe’yu öldüren illetten zaten haberdar olduğunuzu farz ediyorum, …” diye başlayan bir mektup yazdı, ölüm sebebinden bahsetmedi. Monkur’un doldurduğu hastahanenin kayıt defteri ise kayboldu. Poe'ya ne olduğu hiçbir zaman anlaşılamadı.
ng Physician)



